Home / Sosyal Bilimler / Buse Su Gedikli  – Trump’ın İran Kumarı: Operasyon Gerçekten Hedefine Ulaştı mı?

Buse Su Gedikli  – Trump’ın İran Kumarı: Operasyon Gerçekten Hedefine Ulaştı mı?

Savaşın yedinci haftasında, İslamabad’da büyük umutlarla yürütülen diplomatik çabalar, yerini çok daha derin ve öngörülemeyen bir krize bırakmış; ABD ve İran heyetleri arasında gerçekleşen zirveden, dünyanın nefesini tutarak beklediği uzlaşı haberi çıkmazken haftalardır süren kısmi blokajın tetiklediği küresel enerji krizi, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı bu kez bizzat kendi donanma gücüyle abluka altına alacağını duyurmasının ardından en uç noktaya taşınmıştı. 

Tüm bu insani yıkımın, küresel kaosun ortasında ise Trump ve yönetimi, kameraların karşısına geçerek “tarihi bir zafer” kazandıklarını ilan etmiş; Beyaz Saray’dan yapılan açıklamalarda, İran’ın nükleer kapasitesinin geri dönülemez şekilde felç edildiği, orta ve uzun menzilli füze üretim sistemlerinin imha edildiği ve Tahran rejiminin “diz çöktürüldüğü” iddia edilmişti. Trump’a göre Amerika’yı “yeniden büyük yapma” yolunda atılmış en cesur adım olan bu savaş, bugün tüten şehirler ve kapanan ticaret yollarıyla küresel bir krize dönüşmüş durumda. 

Peki, Netanyahu’nun gizli sunumuyla başladığı söylenen bu yüksek riskli kumar gerçekten kazanıldı mı? Yoksa Trump’ın zafer tanımı, sahadaki sert gerçekliğe çarparak dağılan bir illüzyondan mı ibaret? Bu kanlı sürecin nasıl başladığına ve vaat edilen hedeflerin ne durumda olduğuna gelin birlikte bakalım. 

Savaş nasıl başladı? 

The New York Times’ın yayımladığı habere göre, Trump’ın İran’a yönelik kapsamlı bir askerî harekât kararı alması, 11 Şubat 2026’da Beyaz Saray Durum Odası’nda gerçekleşen ve Benjamin Netanyahu’nun başrolde olduğu gizli bir sunumla tetiklendi. Netanyahu bu görüşmede, hareketsiz kalmanın risklerinin harekete geçmekten daha büyük olduğunu savundu. İran’ın nükleer bir dokunulmazlık kalkanı oluşturmasına izin verilmemesi gerektiğini vurgulayan Netanyahu ve ekibi, İran’ın balistik füze programının birkaç hafta içinde imha edilebileceğini öne sürerek neredeyse kesin bir zafere işaret eden koşulları paylaştı. Sunumda ayrıca rejimin Hürmüz Boğazı’nı kapatamayacak kadar zayıflayacağı ve komşu ülkelerdeki ABD çıkarlarına darbe indirme olasılığının minimum düzeyde kalacağı temel varsayım niteliği taşıyordu. Mossad istihbaratı da bu askerî baskının İran içindeki sokak protestolarını tetikleyeceğini ve muhaliflerin rejimi devirmesi için gerekli koşulları yaratacağını öngörüyordu. 

Trump, özellikle Netanyahu’nun kendinden emin üslubundan ve İran’ın askeri kapasitesini kısa sürede felç etme vaatlerinden derinden etkilenerek operasyona yeşil ışık yaktı. Bu kararda ABD ordusunun teknolojik üstünlüğüne duyulan güvenin yanı sıra, Venezuela operasyonunun ‘’başarısının’’ payı büyüktü. İstihbarat yetkilileri ve askeri danışmanlar, mühimmat stoklarının tükenmesi ile Hürmüz Boğazı’nın kapanması gibi hayati stratejik riskler konusunda ciddi uyarılarda bulunsa da Trump, operasyonun hızlı ve kesin olacağına dair şahsi içgüdülerine güvenerek bu şüpheci sesleri geri plana itti. 

Netanyahu’nun sunduğu planı inceleyen ABD istihbarat analistleri, karar verilmeden önce stratejik hedefleri şu dört ana başlığa ayırdı: Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesi, askeri kapasitenin felç edilmesi, halk ayaklanması ve rejim değişikliği. ABD istihbarat topluluğu ve CIA, ilk iki maddeyi uygulanabilir bulurken halk ayaklanması ve dışarıdan bir liderle rejim değişikliği hedeflerini “saçma” ve gerçek dışı olarak değerlendirdi. Trump ise stratejik sonuçların belirsizliğine rağmen özellikle lider kadroyu yok etme ve orduyu dağıtma maddelerine odaklanarak “Destansı Öfke Operasyonu” için nihai emri verdi. 

Amaçları neydi, başarılı oldu mu? 

Trump, 28 Şubat’ta yayımlanan sekiz dakikalık videoda harekâtın temel hedeflerini ilan etmişti; ancak yedi haftalık yıkımın ardından bu hedeflerin her biri sahadaki sert gerçekliğe çarparak etkisini yitirdi. 

Füze ve insansız hava aracı tehditlerini yok etmek 

Operasyonun öncelikli amaçlarından biri olan İran’ın füze endüstrisi, aslında savaşın temel gerekçelerinden biriydi. Bölgedeki ABD müttefiklerini ve çıkarlarını korumak adına önleme füzeleri üretip tedarik etmenin, İran’ın füze ve İHA stoklarını artırmasından çok daha pahalıya mal olması ABD’yi doğrudan kaynağında yok etmeye sevk etmişti. Bu nedenle Trump’ın savaş hedefleri arasında; İran’ın füzelerinin imha edilmesi ve tüm üretim altyapısının yerle bir edilmesi öncelikli sırada yer alıyordu. 

Savaş süresince ABD-İsrail ittifakı, İran’daki birçok fırlatma rampasını ve balistik füzeyi hedef alarak vurdu. Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, İran’ın füze ve dron saldırılarının %90 oranında azaldığını, donanmasının saf dışı bırakıldığını ve üretim tesislerinin üçte ikisinin yok edildiğini savundu. Fakat bu açıklamalara rağmen İran, bölgeye füze ve saldırı dronları göndermeye devam edebiliyordu. 

ABD istihbarat kaynaklarına göre, İran’ın çok sayıda “sahte fırlatıcı” konuşlandırması nedeniyle Washington, aslında imha edilen hedeflerin gerçekte ne kadarının askeri kapasiteye ait olduğundan emin olamadı. Halihazırda İran’ın elindeki fırlatıcı sayısını tam olarak açıklanamaması “ortadan kaldırmaya” ne kadar yaklaştığına ilişkin şüphelere yol açarken Anadolu Ajansının derlediği verilere göre, İran ordusunun bölge ülkelerine yönelik saldırılarında kayda değer bir azalma ya da artış gözlenmemişti. Kısacası İran’ın gerçek envanterini gizlemesi, savaş ilerledikçe isabet oranını artırması ve İsrail’in en korunaklı yerlerinden biri olan nükleer araştırma tesisi ve reaktörüne sadece 16 kilometre uzaklıktaki Dimona kentine sembolik bir darbe indirebilmesi, füze sisteminin operasyonel gücünü koruduğuna dair en somut kanıtlardır. 

Nükleer silah üretimini engellemek 

Savaşın başında Trump, “İran’ın nükleer silah elde etmesini engelleyeceğiz,” ifadelerini kullanmıştı. Teknik öngörüler; İran’ın elindeki %60 oranında zenginleştirilmiş uranyum stokunun %90 saflığa ulaştırılması halinde, ülkenin kısa sürede 10 adet nükleer bomba üretebileceği yönündeydi. Tahran yönetimi resmen nükleer silah geliştirme kararı aldığını hiçbir zaman açıklamasa da ABD hükümeti; İran’ın 2018’de (Obama döneminde imzalanan) nükleer anlaşmadan çekilmesini, uranyum üretimini artırmasını ve stok yapmasını “silahlanma niyetinin somut bir kanıtı” olarak uluslararası kamuoyuna sunmuştu. Ancak Teyit.org’un ulaştığı, ABD İstihbarat Topluluğu’nun Mart 2025 sonunda hazırladığı raporda, İran’ın aktif olarak nükleer silah üretmediği belirtilmiş, “İran’ın nükleer silah üretmediği ve Ali Hamaney’in 2003’te askıya aldığı nükleer silah programını yeniden yetkilendirmediği” değerlendirmesi yer almıştı. 

Bir ülkenin yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyuma sahip olması, kısa sürede nükleer silah üretebileceği anlamına gelmese de ABD ile İsrail, Natanz, İsfahan ve Buşehr gibi kritik tesislere büyük çaplı hava saldırıları düzenledi. Tahran tarafından yapılan açıklamalarda herhangi bir radyasyon sızıntısı tespit edilmediği bildirilse de saldırıların bomba yapımını imkânsız hale getirdiği iddia ediliyordu. Ancak İsfahan’daki derin tünellerde hâlâ yüksek miktarda zenginleştirilmiş uranyum bulunduğu kanısı ağırlığını koruyor. Müzakerelerin odağında nükleer maddesinin hâlâ “kırmızı çizgi” olarak belirtilmesi, Trump’ın, uranyumun yerin çok derininde olduğu ve uydularla izlenebildiği gerekçesiyle bu durumu artık “umurunda değilmiş” gibi göstermeye çalışan söylemini de aslında boşa çıkarır nitelikte. Sonuç olarak bu hedef için başarısız olunduğunu söyleyecek kadar kesin veriye sahip olmasak da, tam anlamıyla başardığını söylemek pek de mümkün değil. 

Rejim Değişikliği 

28 Şubat akşamı, “Büyük ve gururlu İran halkına sesleniyorum: Özgürlük saatiniz yaklaştı. Sığınaklarda kalın, evlerinizden çıkmayın; dışarısı çok tehlikeli olacak ve her yere bombalar yağacak. İşimiz bittiğinde hükümetinizi geri alın” ifadelerini kullanan Trump, İran halkına özgürlük getireceğini iddia etmiş; savaş kararının alındığı o kritik toplantıda Netanyahu, İran hükümetinin devrilmesine yol açacak kitlesel bir halk ayaklanmasının fitilini ateşleme vaadinde bulunmuştu. 

Fakat süreç beklentilerin aksine ilerledi. Mossad destekli Pehlevi propagandası kısa bir rüzgar estirse de halkta karşılık bulmadı, Hamaney’in ölümü ise isyan yerine binlerce insanı sokaklara döküp ABD-İsrail karşıtı sloganlar atmaya sevk etti. Hatta bu süreçte Ali Hamaney’in oğlu Mücteba, babasının siyasi mirasını devralan güçlü bir figür olarak öne çıktı. 

Bu hedefin en başında toplumsal gerçeklikle ne kadar çatıştığını gösteren çarpıcı bir örnek ise Ayça Örer’in yazısında karşımıza çıkıyor. 42 yaşında İran’a dönmek için otobüs bekleyen Ali, durumu şu sözlerle özetliyordu: “Ülkemde değişmesini istediğim çok şey var ama bombalar altında değil; bizim kararımızla, bizim mücadelemizle… Vatanımıza dönmek ve ne yapacaksa orada yapmak doğrusu değil miydi?” 

Sonuç olarak Trump, her ne kadar “rejim değişikliği” hedefine ulaştıklarını iddia etmeyi sürdürse de söylemini güncellemek zorunda kaldı. Artık ana hedef, rejimin tamamen devrilmesinden ziyade, Ali Hamaney ve üst düzey yetkililerin tasfiyesiydi. Bu sebeple savaşa girme sebeplerinden birinin net bir şekilde başarısız olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 

İran’a bağlı vekil güçlerin arındırılması 

Trump, operasyonun bir diğer hedefi olarak İran’dan mali ve askeri destek alan bölgedeki milislerin yok edileceğini açıklamıştı. Bu şekilde “dünyayı istikrarsızlaştırmalarını” ve “insanları ağır şekilde yaralamalarını” önleyecekti. Mevcut durumda ise milis güçler hâlâ aktifliğini koruyor. Savaşın başında Irak’taki bazı gruplar ABD binalarına roketli saldırılar düzenlemişti. Hizbullah ise İsrail tarafından yoğun saldırılara maruz kalsa da henüz yok edilmiş değil. İsrail’in Güney Lübnan’daki işgali sürmesine rağmen ABD’nin bu cephede doğrudan bir müdahalede bulunmaması ve Trump’ın son süreçte Netanyahu’ya “Lübnan’a yönelik saldırıları azaltması gerektiğini” söylemesi de başlangıçtaki “yok etme” stratejisinden bir sapma yaşandığını gösteriyor. 

Bu noktada Trump, rejim değişikliği hedefinde yaşandığı gibi bir söylem değişikliğine giderek asıl amacının İran’ın bölgesel müttefiklerine yardım etmesini engellemek, yani kendi ifadesiyle “terörist vekil güçleri destekleme yeteneklerini ezmek” şeklinde yeniden formüle etti. Ancak vaat edilen geniş çaplı “yok etme” hedefinin uzağında kalındığı ve milis güçlerin varlığını sürdürdüğü göz önüne alındığında, bu bölgesel tasfiye planının da tam anlamıyla başarıya ulaştığını söylemek mümkün görünmüyor. 

İran donanmasının yok edilmesi 

Trump ‘’donanmalarını yok edeceğim’’ sözünü vermiş ve Mart ayında Sri Lanka yakınlarında düzenlenen bir saldırıda ABD denizaltısı 180 kişilik mürettebatı bulunan İran destroyer gemisi IRIS Dena’yı batırmıştı.Yakın zamanda yaptığı açıklamada ise 158 geminin imha edildiğini öne sürerek “İran donanması şu an denizin dibinde, tamamen yok edilmiş durumda” ifadeleriyle zafer ilan etmişti. 

Bu iddia, operasyonun teknik açıdan en başarılı görünen kısmını temsil etse de Trump’ın bizzat kendi ifadeleri bu zafer tablosuyla çelişmektedir. “Hızlı saldırı botu” olarak bilinen küçük teknelerin ablukayı delme ihtimaline karşı, Karayip Denizi’ndeki uyuşturucu kaçakçılarına uygulanan “hızlı ve acımasız” imha yöntemini devreye sokacağını belirten Trump, bu botları daha önce “ciddi bir tehdit olarak görmedikleri için” vurmadıklarını dile getirmiştir. Ancak bu yeni tehdit dili, donanmanın tamamen yok edildiği yönündeki açıklamasını çelişkili kılarken ve bölgedeki asimetrik deniz tehdidinin hala sürdüğünü kabul etmektedir. 

Sonuç: Gerçek bir zafer mi, stratejik bir çıkmaz mı? 

Destansı Öfke Operasyonu, Trump ve Netanyahu’nun öngördüğü ‘’hızlı ve kesin’’ zaferden oldukça uzak ve karmaşık bir düğüme dönüştü. Kağıt üzerinde İran donanmasının batırılması, nükleer kapasitenin yok edilmesi ve füze tesislerinin vurulması başarı gibi sunulsa da nihai hedeflere ulaşmakta yetersiz kaldığı görülmektedir. Nitek, savaşın kazanıldığının iddia edilmesine ve Hürmüz’de yaşanan karşılıklı ablukalara rağmen ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in barış görüşmeleri için ikinci turu planladıklarını açıklaması, askeri harekatın tıkandığını işaret etmektedir. Sürecin aksaması halinde saldırıların süreceğine dair yapılan tehditler ise masadaki çaresizliğin bir dışavurumu diyebiliriz. Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt’in ateşkesin uzatılmasına dair iyimser mesajları, sahadaki askeri hedeflerin çökmüş ve diplomasinin mecburiyet haline geldiği şeklinde yorumlanabilir. Sonuç olarak, ulaşılan askeri noktalar ile masadaki belirsizlikler, operasyonun kesin bir başarıdan ziyade Orta Doğu’da yeni ve ucu açık bir kriz dönemini beraberinde getirdiğini ortaya koymaktadır. 

Tagged:

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *