Gelecekteki bilgisayarınızın işlemcisi silikondan değil, laboratuvarda büyütülmüş gerçek beyin hücrelerinden yapılmış olsaydı ve “düşünerek” kod derleseydi ne hissederdiniz? Masanızdaki o tozlu, gürültülü metal kutuların devri yavaş yavaş kapanıyor. Çok düşük enerji ile çalışan biyolojik süper bilgisayarlar onların yerini almak üzere.
Son dönemlerde laboratuvar kapılarının ardında, bilim kurgu filmlerini aratmayan bir devrim yaşanıyor. Silikon tabanlı işlemcilerin yerine, özel olarak yetiştirilmiş bir beyin hücresi yığını elektrik sinyalleri ile eğitilerek adeta bir bilgisayar gibi kullanıldı. Hatta bilim insanları işi bir adım öteye taşıyıp, bu hücrelere 90’ların efsanevi oyunu Doom’u oynamayı dahi öğrettiler.
Neden Biyolojiye Dönüyoruz?
Yapay zekâ devrimi dünyayı baştan sona değiştiriyor. Ama hayatımızı kolaylaştıran bu dijital asistanlar, enerjiyi adeta su gibi içiyorlar. Üstüne üstlük, donanım dünyasında “Moore Yasası” gereği silikon çiplerin daha fazla küçülemeyeceği o fiziksel ve teorik sınırlara hızla yaklaşıyoruz. İşte tam bu darboğazda, “Wetware” yani canlı beyin hücrelerinden yapılmış ıslak donanım imdadımıza yetişiyor.
Bilim Kurgu Değil, Bugünkü Gerçekliğimiz
Avustralya’nın Melbourne kentindeki Cortical Labs adındaki laboratuvar, imkânsız gibi görünen bir şeyi başardı. Sıradan insan derisi hücrelerini önce embriyonik kök hücreler haline getirip, daha sonra onları yeniden inşa ederek nöronlara (beyin hücrelerine) dönüştürdüler.
Bir petri kabındaki şeffaf sıvıda yaklaşık 800.000 hücreyle hayat yeniden filizlendi. Hemen hemen bir yaban arısı beyniyle aynı boyutta olan bu canlı hücre yığını, özelleşmiş bir mikroçipin üzerine yerleştirildi. Nöronların akson uçları (bir çeşit iletişim dallanması) mikroçipin altın elektrotlarına tutundu ve ilk sinapslar kurularak sistem “canlandı”.
Bir Nörona Nasıl Oyun Oynamayı Öğretirsiniz?
Bir hücre kümesine oyun oynamayı nasıl öğretirsiniz? Aslında cevap çok basit: Tıpkı bir köpeği eğitmek gibi.
Nöronlar tahmin edilebilir, düzenli elektrik sinyallerini severler; kaotik ve düzensiz sinyaller ise onlara tabiri caizse acı çektirir. Bilim insanları Doom oyununda bir çeşit ödül-ceza sistemi kullandılar. İlk başlarda hücrelere sadece karmaşık sinyaller gönderildi. Fakat ilerleyen vakitlerde nöronlar ekrandaki tehditlere karşı doğru hamleler yaptığında onlara “sevdikleri” düzenli sinyaller verildi. Bu şekilde hücreler, acıdan kaçıp ödüle ulaşmak için mükemmel bir zamanlamayla neler yapmaları gerektiğini kendi kendilerine öğrendiler.
Neden Tetris Değil de Doom?
“Neden Pac-Man veya Tetris değil de Doom?” diye sorabilirsiniz. Çünkü Doom; 3 boyutlu bir ortamda yön bulmayı, karar almayı, anlık tehdit değerlendirmesi yapmayı ve karmaşık hesaplamaları saniyeler içinde çözmeyi gerektiren bir oyun. Daha basit bir seçim olsaydı, nöronların o muazzam işlem kapasiteleri ve tam potansiyelleri test edilemezdi.
Tüketici Değil, Yeni Çağın Üreticileri Olmak
İşte bu gelişme, teknolojiye olan bakış açımızı kökünden değiştiriyor. Bizler, özellikle de teknolojinin içine doğan gençler, donanımı ve yazılımı sadece küresel şirketlerin bize sunduğu, bizim de satın aldığımız pasif bir “tüketim” malzemesi olarak görmemeliyiz. Teknoloji aynı zamanda bizim de üretebileceğimiz, sınırlarını çizebileceğimiz bir araçtır.
Bugün kod yazan, mühendislik yapan biz gençler; kodları genetikle, algoritmaları canlı hücrelerle harmanlayan bu yeni nesil “yaşayan” teknolojinin mimarları olacağız. Yakın gelecekte donanım geliştirmek, lehim yapmaktan çok daha fazlası olacak. Kendi canlı bilgisayarlarımızı kodlayacağımız o gün sandığımızdan çok daha yakın.








